Kültür ve Sanat

Kültür ve Sanat

DANS

Türkiye, bölgeden bölgeye değişiklik gösteren, her biri renkli, ritmik, zarif ve kendine özgü bir tarzı olan, çok eski bir folklorik dans geleneğine sahiptir. Bu danslar arasında en popüler olanları şöyle sıralayabiliriz: “Çayda Çıra”, Orta Anadolu’nun Sivas yöresinde, gümüş ve altın işlemeli kaftanlar giyen genç kızların karanlıkta, ellerinde yanan mumlarla dans ettikleri yöresel bir oyundur. “Silifke Yoğurdu”, Güney Akdeniz’in Mersin yöresinde, dansçıların tahta kaşıkları başlarının üzerinde birbirine vurarak dans ettikleri folklorik bir oyun türüdür. “Şeyh Şamil”, Doğuda bulunan Kars yöresine ait olan bu dans, bir Kafkas kahramanının efsanesinin estetik dramatizasyonundan meydana gelir. “Kılıç Kalkan”, Bursa yöresinde, kılıç ve kalkanlarla sergilenen epik bir danstır; İzmir’in “Zeybek” oyunu ise erkek dansçıların adımlar arasında dizlerini yere değdirerek sergiledikleri enerjik ve epik bir danstır. 
 
Folklorün bale üzerinde de dikkate değer bir etkisi olmuştur. İlk olarak Avrupa ve Rusya’dan getirtilmiş olan bale, Cumhuriyet döneminde diğer sahne sanatlarıyla birlikte kurumsallaştırılmıştır. Günümüzde sahip olduğu büyük önemi ve gelişimini değerli İrlandalı koreograf Dame Ninette de Valois’e borçlu olan Türk Devlet Balesi Ankara ve İstanbul’da, on yıllardır pek çok dünya klasiğini sahnelemektedir. Son dönemde yerli ve yabancı bazı yeni prodüksiyonlar da repertuara alınmış ve ünlü “Anadolu Ateşi” gibi birçok modern dans topluluğu yakın zamanda dünya çapında temsiller vermeye başlamıştır.
 
MÜZİK
 
Saray kültürünün önem kazanmasıyla birlikte, özgün folklorik temellerinden, klasik biçimine doğru evrimleşen Türk müziği, 16. yüzyılda, bestekâr “İtri” ile birlikte yetkinliğe ulaşmıştır. “Dede Efendi”, “Hacı Arif Bey” ve “Tamburi Cemil Bey” klasik türk müziğinin önemli isimleri arasında yer alırlar. Bu müzik türü hâlâ profesyonel olarak icra edilmekte ve büyük bir dinleyici kitlesinin ilgisini çekmektedir. Tambur, kanun, ney ve ud gibi esntrümanlarla çalınan ve yerel olarak “Türk Sanat Müziği” adını taşıyan Klasik Türk Müziği, ulusal müzik geleneğinin önemli bir parçasıdır.
 
Folklorik müzik ise, Türkiye’nin taşra bölgelerinde yüzyıllar süren evrimi boyunca adım adım gelişmiştir. Müzik arşivlerinde, pek çok farklı ritim ve temadan oluşan bu türe ait 10.000 kadar folklorik şarkı yer almaktadır. En kusursuz örneği Sufi (mevlevi) müziği olan ve genellikle şarkı biçiminde seslendirilen Türk dini müziği ise yüzlerce yıllık bir geçmişe ve genekten doğan bir zenginliğe sahiptir.
 
Türkler, klasik batı müziğiyle düğün gibi kutlamalar için Sultanın sarayına davet edilen orkestralar aracılığıyla tanışmıştır. Büyük İtalyan besteci Donizetti de uzun yıllar Osmanlı Saray Orkestrasının şefliğini yapmıştır. İlk Askeri Bando ise 19. yüzyılda tertip edilmiştir. Cumhuriyet döneminde, 1924 yılında kurulmuş olan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve İstanbul Belediye Konservatuarı Orkestası klasik batı müziğinin Türkiye’de tanınması ve halka maledilmesi üzerinde önemli bir rol oynamıştır. Türk bestekârlar ise hem folklorik müzikten hem de türk sanat müziğinden ilham almışlardır ve her iki türün de gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Günümüzde, Hikmet Şimşek ve Gürer Aykal gibi orkestra şefleri, İdil Biret ve Güher ve Süher Pekinel kardeşler gibi piyanistler, Suna Kan gibi kemancılar uluslararası üne sahip virtüözlerdir. La Scala Opera’sının baş sopranolarından biri olan Leyla Gencer ise, doğum yeri olan İstanbul’da vermiş olduğu konserlerde her zaman büyük bir ilgi görmüştür.
 
TİYATRO VE SİNEMA
 
Türk tiyatrosunun, ahlakçı güldürü biçimi taşıyan Punch ve Judy ile kaba güldürüleriyle tanınan Laurel ve Hardy’nin karışımı olarak nitelendirilebilecek gölge oyunu Karagöz ve Hacivat’tan doğduğu düşünülmektedir. Tiyatro, ilerleyen zamanlarda sözlü geleneği sürdüren ve ağırlıklı olarak erkek oyuncular tarafından kahvehane ve park gibi halka açık yerlerde sahnelenen oyunlarla gelişimini sürdürmüştür. 
 
Atatürk, bütün sanat dallarına değer vermiş; tiyatro, müzik ve baleyi etkin olarak desteklemiş ve pek çok devlet sanat kurumunun kurulmasını teşvik etmiştir. Türkiye bugün göz alıcı sanat sahneleri, profesyonel tiyatrosu, opera ve bale toplulukları ve gitgide gelişen film endüstrisiyle övünç duymaktadır. 
 
Türkiy’de tiyatronun etkisinden bağımsız olarak, gerçek sinema diliyle film yapımı 1950’li yıllara yaklaşılırken ortaya çıkmıştır. Bu dili kullanan yönetmenlerden ilki Ömer Lütfi Akad’dır. 1960’lara doğru, yılda 60 kadar film yapılmaya başlanmış ve bu dönemden itibaren Metin Erksan, Halit Refiğ, Ertem Göreç, Duygu Sağıroğlu, Nevzat Pesen ve Memduh Ün gibi yönetmenler toplumsal sorunları konu edinerek başarılı filmler çekmişlerdir. 
 
Televizyonun sinema üzerindeki olumsuz etkilerinin yavaş yavaş belirginlik kazandığı 1960’ları izleyen yıllar, aynı zamanda Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Süreyya Duru, Zeki Ökten, Şerif Gören, Fevzi Tuna, Ömer Kavur ve Ali Özgentürk gibi önemli yönetmenlerin çalışmalarına tanıklık etmiştir.Günümüz Türk sinemasında, Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın, Ferzan Özpetek, Abdullah Oğuz ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenler imza attıkları başarılı yapımlarla öne çıkmaktadırlar. Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak” adlı filmi, 2003’teki Cannes Film Festival’inde Büyük Ödül’ü kazanmıştır. Yönetmenliğini Fatih Akın’ın yaptığı “Yaşamın Kıyısında (2006)”, 2007 Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü almıştır. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde aldığı ödüllerle rekor kıran “Yumurta” (Semih Kaplaoğlu), Portekiz’de gerçekleştirilen Estoril Avrupa Film Festivali’nde En İyi İkinci Film seçilmiş ve İspanya’daki Sevilla Film Festivali jurisi tarafından Eurimages Ödülü ile onurlandırılmıştır. “Mutluluk” (Abdullah Oğuz, 2007) ise Avrupa Konseyi’nin “İnsan Hakları Ödülü”ne layık görülmüştür. Nuri Bilge Ceylan, 2008 Cannes film festivalinde “Üç Maymun” filmi ile En İyi Yönetmen Ödülü’nü almıştır.
 
Türkiye’de yıl boyunca, aralarında uluslarası saygınlığa sahip olan İstanbul Uluslararası Film Festivali ve Antalya Film Festivali’nin de bulunduğu çok sayıda görsel sanat festivali düzenlenmektedir.
 
GÜZEL SANATLAR
 
Türkiye’de resim sanatı 18. yüzyıla kadar minyatür biçiminde ve ağırlıklı olarak el yazmaları resimlemelerinde kullanıldığı için kitaplarla sıkı bir bağlantı içindeydi. 18. yüzyılda resim alanındaki yönelimler, duvar resimlemeleri ile başlayarak yağlı boyaya kaymaya başlamıştı. Ardından, Avrupa’nın etkisiyle Askeri Okullarda resim dersleri verilmeye başlandı. Bu nedenle ilk Türk ressamları askeri kesimden çıkmıştır. Türk resminin çağdaşlaşması ve insan imgesinin resmedilmesi Türkiye’de resim sanatının büyük isimlerinden biri olan Osman Hamdi Bey’in yönetiminde kurulan Sanat Akademisiyle başladı. 1923 yılında Cumhuriyet’in ilanınından sonra, benzer oluşumları peşi sıra sürükleyen modern resim topluluğu kuruldu. Zamanla şehirlerdeki sanat sergileri çoğaldı, gitgide büyüyen bir kitle, resim alımına yöneldi ve bankalar ile özel şirketler sanata yatırım yapmaya başladı.
 
 Hat sanatı denilince Kur'an harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatı akla gelir. Türkler, hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başlamışlar ve bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşamışlardır. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak yazıya daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırmıştır. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürmüş,daha sonraları, Hafız Osman, Rakım Efendi, Şevki ve Sami Efendi gibi dahi sanatkarların hizmetleriyle varabilceği doruk noktasına yücelmiştir.Türkler, altı tür yazı dışında, İranlılar'ın bulduğu tâ'lik yazıda da yeni bir üslup ortaya koydular. Önceleri İran etkisinde olan tâ'lik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ö. 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ö. 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı.
 
Ebru, kâğıt üzerine, özel yöntemlerle yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Ebru sözcüğüne köken olarak, bulut anlamına gelen Farsça “ebr” sözcüğü gösterilmektedir. Bazı İran kaynaklarında ilk kez Hindistan'da ortaya çıktığı yazılıdır. Hindistan'dan İran'a, oradan da Osmanlılar'a geçmiştir. Gene bazı kaynaklara göre de ebru Türkistan'daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılar'a geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kâğıdı” diye adlandırılır.
 
EDEBİYAT
 
Türk toplumunun geçmişini, efsanelerini, mistisizmini ve uzun tarihi boyunca bu toprakları etkileyen siyasi ve toplumsal değişimleri yansıtan edebiyat uzun zamandan bu yana kültürel yaşamın önemli bir parçası olmuştur. İslam öncesi dönemden kalan en eski edebi miras, bir Türk hükumdarı ve kardeşinin onuruna 135 dize halinde iki büyük taşa yazılmış olan Kuzey Moğolistan’daki Orhun Yazıtları’dır. Osmanlı döneminde öne çıkan edebi tür şiirdi; Anadolu ya da Osmanlı lehçesiyle yazılan eserlerin ana temaları ise güzellik ve aşktı. Osmanlı Divan Edebiyatı, İran kültüründen etkilenmiş ve Arap, Pers ve Türk lehçelerinin biraraya gelmesinden oluşan bir dille yazılırdı. Anadolu’da ise Aristokratik Divan Edebiyatından farklı olarak, halk ozanlarının, doğa, aşk ve Tanrıya yalın bir Türkçeyle övgüler dizdikleri folklorik edebiyat hâkimdi. 
 
20. Yüzyıla doğru Türk edebiyatının dili daha anlaşılır hale geldi ve özü daha politik ve toplumsal bir biçim aldı. 1930’ların sonlarında siyasi tartışmaların merkezinde yer alan büyük şair Nazım Hikmet, rus şair Mayakovski’den etkilenerek, serbest nazım ölçüsünün Türk edebiyatında yer almasını sağladı. Günümüzde, Türk halk edebiyatında romanın ustası, Anadolu yaşamını özgün, renkli ve canlı betimleyişiyle, tartışmasız Yaşar Kemal’dir. Genç Türk yazarlar ise feminizm temasının yanı sıra entellektüellerin büyük oranda ilgisini çeken Doğu-Batı ikilemini işleyerek alışılmış toplumsal meselelerin ötesine geçme eğilimi göstermektedirler.
 
1950-1990 yılları arasında en çok tanınan ve geniş bir okur kitlesine sahip olan yazarlar şöyle sıralanabilir: Tarik Dursun K., Atilla lhan, Yasar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarik Buğra, Aziz Nesin, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Firuzan, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Selim Ileri, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Necati Cumalı, Haldun Taner. Aynı dönemin önemli şairleri ise: Behçet Kemal Çaglar, Necati Cumalı, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Edip Cansever, Özdemir İnce, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç, Ümit Yasar Oğuzcan. 
 
2006 yılında Edebiyat alanında Nobel Ödülü “Doğduğu şehrin melankolik ruhunu ararken kültürler arasındaki çatışma ve birleşmelerin yeni simgelerini keşfettiği için” Türk yazar Orhan Pamuk’a verilmiştir. 
 

 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Dubai Kültür ve Tanıtma Ataşeliği 2014 ©
ymm